Narlıdere Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği - Narlıdere Cemevi

Mps4

Yazı Dizisi: Metropol sürgünleri - 4

Yazý Dizisi: Metropol sürgünleri-4

Yazı Dizisi: Metropol sürgünleri

Ekmek ve su tadında bir politikleşme hikâyesi 'SARIGAZİ'

Metropol Surgunleri Yoksulluk, yoksunluk, işsizlik gibi hallere bir de 'itiraz etme' geleneği ve direnme inadı eklenince, kolayca 'terörist' oluverdiler bugüne dek. Ama artık, dile getirdikleri itirazlarının anlaşılmasını istiyorlar

Benzer olan tüm mahalleler gibi, bir türlü alamadığı hizmeti kendisi getirmek zorunda kalan Sangazi, 'büyük şantiye' İstanbul'un yeni fotoğrafında altyapıya kavuşuyor. Peki ya Sarıgazili İstanbul'a ne zaman kavuşacak?

Yeni bir akşam, yine otobüsler yan yoldan geri dönüyor. Şoför, "Tehlike varmış, emir geldi gidemeyiz daha ilerisine" diyor ve isyan eden vatandaşı sakinleştirmek istercesine ekliyor, "Biz de emir kuluyuz, görüyoruz halinizi ama yapabileceğimiz bir şey yok. Ben de burada oturuyorum, bilmez miyim şu çektiğimizi." Ardından, bu yazı dizisinde anlatmaya çalıştığımız diğer mahallelerdeki halk gibi Sangazililer de tabana kuvvet lanet okuyarak yola koyuluyorlar evlerine doğru. Sangazi degöçten en çok nasibini alan yerlerden biri. 2000 yılı sayımlarında 48.600 olarak belirlenen nüfus şimdilerde 100.000'lere dayanmış durumda. 1992 yılında belde olan Sangazi bölgesi, Merkez, İnönü, Meclis, Emek ve Kemal Türkler olmak üzere beş mahalleden oluşuyor. 15 camisi bir tane de cemevi var. Sangazi de tıpkı diğer mahalleler gibi 'muhalif' bir kimliğe sahip. Bölgeye polis bakmadığı için polis baskını hiç görmediler ama jandarma baskını çok oldu. Son 'muhaliflik' her yıl halk tarafından yapılan jestiuali AKP'li belediyenin üstlenmesi ile kendini gösterdi. Belediyenin her yıl insanların severek dinlediği sanatçılar y erine/esti-vali arabesk ve pop müzik sanatçılarıyla doldurmasına insanlar itiraz edince jandarma müdahale etti, sokaklarda barikatlar kuruldu. Son olarak da bu yazı dizisine konu olan diğer mahallelerdeki gibi, bölgede yürütülen 'yozlaşmaya hayır kampanyalarıyla'gündeme geldi Sarıgazi.

Uzun yıllardır burada yaşayan bir amcayla karşılaşıyoruz, "neler neler yaşadık" diye başlıyor söze... 68 yaşındaki Rıza Ulucan, 1959'da Tunceli'den gelmiş. "O zamanlar Kadıköy'e gittiğimizde, Sarıgazi'den geliyor bunlar derlerdi bizim için" diyor ve ekliyor: "Çünkü dizimize kadar çamur olurduk." Sangazi en kalabalık dönemlerini 1985 ve 1990 yılları arasında yaşıyor. "Otobüs yoktu o zamanlar, buraya otobüs getirtmek için burada çalışan işçilere bilet alıp sen şurada sen şurada in derdik. Ki talep olduğunu görsünler diye".

Tokat ve Tunceli'den göçün ağırlıklı olduğu Sarıgazi'de ortaokul 8o'li yıllarda kurulmuş. Semtin çoğunluğu Alevilerden oluşuyor. Rıza Ulucan eski günleri şöyle anlatıyor: "Gecekondu olarak yapıldı ama 65 -70'den sonra apartmanlar dikildi. Sonra Almanya'ya giden çok oldu buralardan. Ne yapacaklar ki burada iş yoktu. Bir yolunu bulup gidenler kendilerini şanslı hissediyorlardı" diyor.

Mahallenin bugününe dair ise, "Hırsızlık epey arttı. Askeriye alıp götürüyor ama ertesi gün serbest bırakılıyor" diye dert yanıyor. Son günlerde bir çok mahallenin ortak sorunu...

MUHALİFSEN SORUN AÇARLAR

"adımı vermezseniz bir sorundan bahsetmek istiyorum" diyen M.U., Rıza Amca'dan daha genç. "Yaşlılarımız hâlâ yarım anlatıyorlar gerçeği, çünkü korkuyorlar başlarına bir şey gelir diye. Ben de çekmiyorum tabi ama adımı vermezseniz sorun yok" diyor M. U. ve anlatmaya başlıyor:

"Politikleşmenin yaşandığı bir süreç oldu burada. İnsanlar bu yüzden buralara yatırım yapmaktan çekindi. Çünkü garantisi yok ki. Evet Almanya'ya gidip zengin olan da çok oldu ama yatırımlarını başka yere yaptılar." Gençliğin yaşadığı çelişkilere değinmeden geçemiyor ve en yalın haliyle devam ediyor: "10 kişinin bir gecekonduda yaşadığını düşünün. Sonrasında o kişilerden biri Nişantaşı ya da lüks bir semte gidip, başka şeyler görüyor ve düşünmeye başlıyor. 24 saat oralarda çalışan biri mahallesine döndüğünde yabancılaşıyor. Aslında Sarıgazi'nin merkezi diğer yerlere oranla daha şanslı. Burada öğretmeni, avukatı, memuru var. Ama şu bir gerçek politikanın yoğun yaşandığı yerlerde her şey olur. Eskiden hırsızlık olayı hiç yoktu. Kapkaç nedir bilmezdik. Ama bugün baktığımızda bunu söylemek çok zor. Devlete ve sisteme karşı gelirsen her şey mahalleye girer. Çok basit bir örnek vermek istiyorum; kendi ellerimizle hırsızı yakaladık, jandarmaya teslim ettik ama ertesi gün bırakıldı. Artık delilden suça gidiliyor. Jandarma hiçbir şey yapmıyor. Eski İstanbul dediğimiz yerlerin kırıntıları, oradaki yozlaşmalar buralara kadar geldi. 98 yılından sonra hızlı bir değişim sürecine girdiğini söylesek abartmış olmayız."

Sarıgazi'nin geçmişinde de bugününde de politika hep var olmuş. Halkın çoğunluğu Alevi kökenli ve bir de muhalif tutumları eklenince, politikleşmiş bir ortam doğuyor. M.S. devam ediyor; "Sarıgazi'nin imarı gelişse de, kiralarda artış gözlense de değişmeyen gerçekleri de var. Hâlâ altyapı sorunları nedeniyle her yağmurda dere taşıyor. Hiçbir belediye hizmeti gelmiyor Sarıgazi'ye.


Sarıgazili artık konuşuyor

Ebru: Sarıgazi'de değişimden söz etmek mümkün. İnsanlar konuşmasıyla, davranışıyla her şeyi ile o kadar hızla değişiyor ki... Eskiden evlerde Hacı Bektaşi geleneği öğretilir, aydınlar anlatılırdı. Ama artık insanların bir araya gelip konuşması neredeyse imkânsız. İletişimi olmayan bir çağda yaşıyoruz. İnternet ve bilardo salonlarında zaman geçiren gençler var artık.

Ali: Burada jandarma var. Ne işe yarıyor diyeceksiniz? Mesela uyuşturucu meselesi olduğunda bir tane jandarma göremezsiniz ama ne zaman ki bir eylem yapılır işte o zaman her yer kuşatılır. Burada hırsızlık olmuştu, biz gençler olarak tepki göstermiştik. Jandarma bizi gözaltına aldı. "Neden karışıyorsunuz size ne?" dedi. Neden bana ne olsun ki?

Ebru: Jandarma ya da polisin görevi bulundukları bölgede düzeni sağlamaktır. Peki nerede düzen? Jandarma sadece kimse olay çıkarmasın, kim ne kullanıyorsa kullansın diyor. Ben nasıl derim 'ne yaparlarsa yapsınlar'. Benim de kardeşim var, onun ilerde uyuşturucuya alışmayacağını kim garantileyecek? Engelleyebilirler oysa.

Mehmet: Benim gittiğim okulda da uyuşturucu kullananlar var. Ama bu sorunla kimse ilgilenmiyor. Ama ne zaman ki muhalif bir etkinlik yaparsın işte o zaman 'siyaset yapmayın' diye karşı çıkılır. Uyuşturucu kullananı şikâyet edersin, gözaltına alınırsın...

»Ebru: Hakkımızı arıyoruz sadece. Tam olarak hizmet giden mahalleleri düşünün, Kadıköy'ü, Üsküdar'ı vs.'yi. Neden oralara tam teşekküllü hizmet gidiyor da buraya yapılmıyor aynı şeyler? Biz bu farklılığı yüksek sesle dile getirdiğimiz için suçlanıyoruz aslında.

» Hasan Nacar (İnönü Mahallesi Muhtarı): Büyükşehir Belediyesi'ne bağlandığımızdan beri, altlapı çalışmaları var. Bu, İstanbul'un Avrupa Kültür Başkenti olması planlarıyla da paralel bir gelişme. Ben 15 senelik muhtarım daha önce randevu bile alamıyordum Büyükşehir Belediyesi'nden. Ama şimdi konuşuyoruz çünkü seçimler yaklaşıyor yine.


Sorunun kaynağında 'zenginlik' var

DAYANIŞMACI PLANCILAR

Bu mahalleleri öne çıkaran nedir diye kendimize sorduğumuzda iki cevapla karşılaştık. Kentin çoğunluğuna kendilerinden daha sefil durumda olanların tehdidini hissettirmeye sürekli ihtiyaç duyan, meşruiyetini vatandaşının vatandaşına karşı korkusunda arayan devletin çıkarları bir yanda... Bunların, toplumla bağı zedelenmiş, bu bağın oluşumundaki hakikatini, toplumun hayatının daha insani olması, yaşanabilir kılınması, toplumun kendi adına dile gelmesi, görünür olması, bir özgürleşme pratiği olarak dayanışma hallerinin yaygınlaştırılması gibi hasletlerini kaybetmiş muhalefet biçimleriyle rastlaşması diğer yanda. Bunların üstüne de imaj çağının gerçeğe değil sansasyona ihtiyaç duyan 'sahibinin sesi' medya eklenince, 'kahramanlık' hikâyesine gereksinme duyanlarla, canavara ihtiyaç duyanlar, imaj çağı tanrılarının desteğiyle bu mahallelerde yaşayanların hayatında 'ihtiyaçlarının' ne tür sonuçlara yol açtığını umursamadan aynı kaynaktan beslenerek yaşayıp gidiyor.

Kentin yoksulluğunu didik didik edip yoksulları dilencileştirenler, yoksulluğun müsebbibinin yanı başlarındaki zincirlerinden boşalmış zenginlik olduğunu da unut(tur)makta.... Çok az insanın aklına bir ur gibi kentin ormanlarına, su havzalarına yayılmış ultra lüks kurtarılmış bölgelerinde, köpekleri için özel koltuklu servis aracı bulunan ve köylüleri yıllardır mantar topladıkları ormanlarından atanların yaşadığı; meselenin asıl kaynağının da zenginin zenginliği ve zenginliğini yaşama biçimi olduğu gelmiyor. Öyle olmasa ortalıkta onca "yoksulluk" araştırması dururken yanında mevcudundan daha fazla sayıda "zenginlik" araştırması bulunurdu.

Kentsel Dönüşüm Planları sürecinde insanlara bunun hakkında danışmanlık hizmeti vermek için gönüllü olarak biraraya gelmiş Şehir Planlama Bölümü öğrencileri ve hocalarının çoğunlukta olduğu, aralarında sosyal bilimler ve mimarlık bölümlerinden öğrencilerin, mimarların bulunduğu bir grup.


Neoliberal devlet ve toplumsal tecrit

ZEYNEP GAMBETH

Türkiye'nin en çok göç alan ili İstanbul'un sosyetik göbeğinden soyutlanmış mahallelerde dile getirilen ortak sorun devletin çöküşünün aldığı çarpık hali yansıtır. Bir yandan neoliberalizm ve tüketim toplumunun etkileri; diğer yandan devletin vatandaşlarının can ve mal güvenliğinden sorumlu bir kamusal aygıt olduğu imajının çökmesi göze çarpıyor. Burada sorulması gereken soru şu: devletin bir ülkedeki tüm farklılıkların üstünde ve ötesinde ortak değerleri temsil eden, ortak ihtiyaçları gideren bir aygıt olduğu savı, ekonomik liberalizmin çelişkilerini örtmek için geliştirilen bir ideoloji değil miydi zaten? O halde, mahallelilerin ifadelerinde eskiye oranla bir farklılık olduğu tesbiti nasıl yorumlanmalı?

SOSYAL DEVLETİN ÇÖKÜŞÜ

Bunu bir yanılsama olarak değerlendirmek yerine, tam tersine, neo-Iiberalizmin özgül yapısını açığa çıkardığı için ciddiye almak gerekir. Türkiye'de 90'larda başlayan toplumsal dönüşüm, devletin tarafsız olduğuna dair kanının çökmesine yol açtıysa eğer, bu bize devlet pratiklerinde bir farklılaşma olduğunu anlatır. Bundan önce en azından belli bir sosyal refah devleti ideali ve söylemi çerçevesinde hareket eden devlet, bir takım sorumluluklarını, imajı bozmamak uğruna da olsa, üstlenmek veya üstleniyor gözükmek zorundaydı. Bugün ise göz boyama ihtiyacı dahi hissetmiyor. Toplumsal sorumluluklarını tamamen özel sektöre ve sivil topluma havale etmiş durumda. Bundan, neoliberal ideologların iddia ettikleri gibi, devletin çöküyor olduğunu mu anlamalıyız? Hayır, çökmüyor çünkü farklılıkları bastırmak, muhalefeti susturmak, is-tenilmeyeni çeşitli stratejilerle (eski otobüs tesis etmekten ruhsatsız içkili lokallere göz yummaya kadar) tecrit etmek ve yıldırmak açısından devlet her zamankinden de güçlü ve mevcut. Bunu yeni bir paradoks olarak anlamalı ve öyle yorumlamalıyız.

'PİYASA'NIN KORKUSU YOKSULLAR

Sadece Türkiye'de değil tüm dünyada neoliberalizm yeni bastırma stratejileri geliştirmekte ve devleti bu yönde kullanmakta. Yoksulluğun yapısal sebepleri tamamıyla gözardı edilirken, yoksullar "suçlu" olarak damgalanmakta, piyasa ekonomisinden pay alan kesimlerin korkulu rüyası haline getirilmekte. "Yoksullukla savaş" söylemindeki militarist dil tesadüfi değildir, örneğin. Şiddet, neoliberal rejimi tehdit eden bir unsur değil, aksine pürüzsüz işleyebilmesinin koşuludur. Güvenlik diskuru ve tehdit algılarındaki artış da aynı işlevi görür. Toplumsal bağların piyasa mekanizması yüzünden koptuğu, iş güvencesinin kalmadığı, gelecek korkusunun yer ettiği bir toplumsallık üreten neoliberalizm, ortaya çıkan yeni gerginlik ve eşitsizlikleri kontrol altına almak zorundadır. Mekânsal stratejilerle tecrit edilen yoksullar, göçmenler ve farklı etnik kimliklerin "toplumsal özne" olmalarının engellenmesi, neoliberal rejimde devlete biçilen roldür. Ancak görülmektedir ki, her yönetimsel stratejide olduğu gibi burada da, beklenmedik direniş şekilleri gelişiyor. Polisin suç ile başa çıkmadığı, çıkma niyetinin de olmadığı mahallelerde toplum adaleti kendi ellerine alıyor. Bu durum sadece Türkiye'de değil, dünyanın birçok ülkesinde gözlemlenmekte. Piyasadan payını alanlar özel güvenlik şirketlerine yönelirken, yani pasif tüketici konumlarını korurken, mahallelerde kendi güvenliğinden sorumlu öznelerin ortaya çıktığını görüyoruz. Yalnız, burada dikkat edilmesi gereken nokta, linççilerin de benzeri bir role soyunmuş olmalarıdır. Devlet taraftarı, devletten çok devletçi linççi de adaleti kendi ellerine alma iradesiyle hareket eder. Devletle toplumun arasındaki çatışmayı sivil toplumun içine taşıyan bu yeni bölünme ekseninde kurumsal yapılara paralel (paralegal ve paramiliter) oluşumlar devletin bir uzantısıdır. Bunun karşısında durabilecek bir irade var ise eğer, mahallelerdeki gibi özdenetim (ve nihai olarak özyönetim) pratiklerinin gelişmesiyle güçlenebilir ancak.

************** BİTTİ ************

14 MART 2007

KAYNAK: http://www.birgun.net/

Yazı dizisinin fotograflari için tıklayın:

http://img120.imageshack.us/img120/5248/birgunsarigaziuq9.jpg

 

Bugün 47 ziyaretçi (65 klik) kişi burdaydı!
Copyright FıraT




Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol